Solma Papatyam
Nereye gideceğini bilemediği her an kelimelere sığınırdı.
İstanbul’da bir deprem olmuştu o gün.
Sarsıntıdan çok, terk edip giden o kadının başına bir şey gelme ihtimali korkutmuştu onu.
Bir buçuk yıl geçmişti yokluğunun üzerinden.
Ne bir ses, ne bir iz…
Yine de hâlâ onunla yaşadığı savaşın tam ortasında nefes almaya çalışıyordu.
O kadına bir şey olsaydı, sadece bir acı değil, yaşamla bağ da kopmuş olacaktı.
“Geç gelen papatyası”ydı o.
Varlığı, ismine anlam katmış, içindeki inancı yeniden hatırlatmıştı.
Hayatında gördüğü en güzel şeydi.
Ama aynı zamanda da yokluğuyla onu cezalandıran, umutla cezalandıran bir figüre dönüşmüştü.
Yine de hâlâ... onun varlığından güç alıyordu.
Onun nefesi, bu hayattaki tek gerçekti.
Ailesine, sevdiklerine, hatta destek aldığı uzmanlara anlatmaya çalıştı.
Anlaşılmadı.
Bir noktadan sonra da susmayı seçti.
İyileşeceğine dair küçük yalanlar söyledi.
Yüzünde maske, içinde boşlukla yaşadı.
Bazı duygular kelimelere sığmazdı onun için.
Kelimeler sadece yansıtırdı.
Anlatmak değil, yazmak tek çıkış yoluydu.
İçinde taşıdığı duygular ona başka isimleri hatırlatırdı:
Dostoyevski, Bukowski gibi... içe gömülenler.
Nilgün Marmara, Woolf, Plath gibi... taşıyamayanlar.
Mozart, Tolstoy gibi... anlaşılamayıp sessizce yok olanlar.
Onlardan bir parça taşıdığına inanırdı hep.
Ve onların hatalarından ders çıkararak ayakta kalmaya çalışırdı.
Deprem günü geldiğinde, o kadının hayatına başka birini aldığını düşünmenin can yakıcılığı artık yerini başka bir fark edişe bıraktı.
Eğer o kadın artık nefes almıyorsa, bu dünya onun için artık karanlık bir yerdi.
Çünkü ışık, onunla birlikte giderdi.
Yazarken gözyaşları ekrana düşüyor, cümleleri silikleşiyordu.
Ama yazmak yine de iyi geliyordu.
Ve bir mektup bıraktı:
Sevgili geç gelen papatya,
Umarım bu dünyadaki yaşam hakkımı senden önce tamamlayarak giderim.
Varlığın, hayatımın en güzel hediyesiydi.
Başkasıyla nefes almana razıyım.
Yeter ki solma, papatyam…Edebiyatsever canavarın,
Seni çok seviyor.
Yorumlar
Yorum Gönder