“Doğum Günü: Bir Zamanlar ve Şimdi”

 Büyüdükçe, doğum günlerimi sadece bir yaş daha almanın değil, geçmişten kopuşun da simgesi gibi görmeye başladım. Gün sayar oldum... ama eskisi gibi heyecanla değil. Çocukken aylar öncesinden gün saymakla kalmaz, doğum günümün sabahında içime sığmayan bir coşkuyla uyanırdım. Sevdiklerimin beni kutlaması, o günün sadece bana ait olması tarifsiz bir mutluluktu.

Akşam olduğunda, kalabalık aile bireyleriyle yapılan kutlama... Herkesin aynı anda, aynı yerde, sadece benim için bulunması… çocuk aklımla bile kendimi çok değerli hissettirirdi. Mumları üflemeden önce içimden bir şey dilerdim. Ama ondan önce, onların orada olması, benimle olması, zaten en güzel dilekti. Her birine içten bir minnet duyar, yıl boyunca onların doğum günlerinde de ben yanlarında olmaya çalışırdım. Çünkü biz böyle gördük.

Yılda bir kez yapılan doğum günleri, bayramlar, yeni yıllar… Hepsi bizim için sadece birer tarih değil, “birliktelik vesilesi”ydi. Her aile, kendi çocuğu için pasta keserdi. Herkes davet edilirdi. Önemli olan beraber olmaktı. Ramazan Bayramlarında bütün aile birlikte iftar açardı. Herkes bir şeyler getirirdi. Yeni yıl, diğer bayramlar… Hepsinin tek amacı vardı: Beraberlik. Bize bunu aşılamışlardı. İçimize işlemişti bu duygu. Daha doğrusu... sadece benim içime işlemişti sanırım.

Yıllar geçtikçe, herkesin içine işlediğine inandığım duyguların; bana bu duyguları aktaran büyüklerimin ve onlardan bu sevgiyi öğrenen yaşıtlarımın zamanla bunları görmezden gelebildiğini, hatta emin olduktan sonra unuttuğunu fark ettim. Sanırım duygular içe işlenmemeliydi... Belirli dönemlerde yaşanmalı, sonra o dönemlere bırakılmalıydı. Ama ben bunu beceremedim. Ve beceremediğimi kabul ettiğim hâlde, buna rağmen hâlâ bununla gurur duyduğum tek şey bu sanırım.

Babam mesela... 8 yaşındayken bir izci kampındaydım. Doğum günüme denk gelmişti. Kamp yaptığımız yere gelip bana pasta getirmişti. Kampa katılan tüm arkadaşlarımla birlikte doğum günümü kutlamıştık. O günü hiç unutmam. Ya da yurt dışındayken... Cep telefonlarının bile yaygın olmadığı yıllarda, sabit telefonla saat başı arayıp defalarca doğum günümü kutladığını hatırlıyorum. O ev telefonu bizim bile değildi; amcamların evini arardı. Yengem bana seslenir, ben koşa koşa telefona giderdim. Her seferinde sanki ilk kez kutluyormuş gibi, aynı içtenlikle...

İşte böyle büyütüldük biz. Sevginin tekrarla değil, emeğin sürekliliğiyle büyütüldüğü yıllardı. Bu yüzden bu geleneği, bu duyguyu ardında bırakabilen kuzenlerime, kardeşlerime bakıp yıllarca kendime şunu sordum: Benim problemim neydi? Neden bırakamadım? Neden bırakamıyorum?

Bu yıl farklıydı…
Yaklaşık bir saat önce 29 yaşıma girdim.
Ve fark ettim ki:
Artık bırak gün saymayı, abim ve kardeşimin yaptığı küçük sürpriz olmasa, belki doğum günüm olduğunu bile unutacaktım.
Bu durum canımı sıktı. Değiştiğimi hissettim.
Artık ben de herkes gibiydim.

Bu, benim gibi biri için üzücü.
"Benim gibi biri" derken kastım şu:
Geleneklerine bağlı, eski günleri unutmayan, sevdiklerine direnen biri…
Herkesin bıraktığı şeyleri hâlâ tutmaya çalışan ama artık tutmakta zorlanan biri…

Eskisi gibi hissetmediğimi fark ettim. Ve bu fark edişle birlikte içimdeki direnişi yavaşça bırakmak istedim.
Yine kelimelere sığındım. Çünkü biliyorum:
“Arşiv unutmaz.”

Hedeflerime ulaşmak için adım adım ilerliyorum.
Belki bir gün bu satırları sadece ben değil, o hedeflerime şahit olan insanlar da okuyacak.
Evet, “hedef” diyorum.
Çünkü “hayal” demeye yüreğim el vermiyor artık.
Yaşadığım hayal kırıklıkları yüzünden...

Ama bunun da bir önemi yok.
Çünkü bu hedefler, bir gün bana inanan insanlara da umut olacak.
Belki biraz gurur bile.

Değişiyoruz...
Bu, değişmeyecek tek gerçek.
Artık değişmediğimi iddia ederek yaşamıyorum.
Eskiden ne hissediyordum, şimdi nasıl hissediyorum ve bir gün yine hissedebilmek için neler yapıyorum — hepsini kelimelere emanet ediyorum.

Yani...

Bugün benim doğum günüm.
İyi ki doğdum… her şeye rağmen.
🌙

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Solma Papatyam

Göğsümdeki Sızıya Ne Oldu?