Kayıtlar

Müsveddelerin Dünyasında

21 yaşımda aklıma kazımışlardı, okuyup bitirdiğin kitabı yeniden okumanın anlamsız olduğunu. O dönem, kitaplarla nedenini anlayamadığım bir bağ kurduğumu hissediyordum ama tarif edemiyordum. Sadece yeniden okuma isteğini bastırmaya çalışmakla yetindiğimi hatırlıyorum... 8 yıl boyunca, sorgulamadan, aklıma kazıdıkları düşünceyle yaşamaya devam ettim. Birkaç gün önce, bu tabuyu yıkmaya ve daha önce tanıştığım karakterleri yeniden ziyaret etmeye karar verdim ve ilk olarak Raif Efendi’ye uğramayı seçtim... Son iki yıldır, beyhude bir çabayla insanlara anlatmaya çalıştığım duygularımı meğer nasıl da tıpatıp aynısını yaşamış ve bunları kelimelere döküvermişti... Raif Efendi benim yaşadığım aşkın aynısını tatmıştı... Ben yalnız değildim... Tamam kabul ediyorum. Raif Efendi’nin duyguları ve tutkusu sararmış sayfaların arasında kalmaya mahkûmdu ama bu, yaşadığı duyguların gerçek olduğunu değiştiremez!!! Beni anlayan, bunları yaşayan biri vardı. Raif Efendi fiziki olarak yoktu ama kelimelerin...

18 OCAK

  Bazı sabahlar insan uyandığında her şeyin değiştiğini anlar. Saat on bir. Odanın içi aynı. Duvarlar aynı. Ama bir eksiklik vardır; adı konmamış, sesi çıkmamış bir yokluk. Bir açıklama yapılmamıştır. Bir veda edilmemiştir. Sadece yollar kapanmıştır. Ve insan, artık istenmediğini sessizlikten öğrenir. İstemediği bir ülkede, istemediği insanların arasında, istemediği bir işi yaparken bile dayanabilir insan. Çünkü kendine şunu söyler: “Biraz daha sabret. Sonunda kavuşacaksın.” O ihtimal yaşatır. O ihtimal ayakta tutar. Gözden uzak kalmanın gönülden de uzak kalmak olduğunu hisseder aslında. Ama bazı hislere bakmak, gerçekle yüzleşmek demektir. Bu yüzden bakmamayı seçer insan. Çünkü görmek, kaybetmeyi kabul etmektir. Küçük bir oda. İki yatak. Bir dolap. Ortasında minicik bir masa. İleri geri yürüyen bir gölge. Kalp göğüs kafesine sığmaz. Nefes daralır. Korku, odanın içinde yankılanır. Aradan yıllar geçse bile o odanın hatırası hâlâ aynı ağırlıkla çöker insanın üzerine. Böyle b...

“Doğum Günü: Bir Zamanlar ve Şimdi”

 Büyüdükçe, doğum günlerimi sadece bir yaş daha almanın değil, geçmişten kopuşun da simgesi gibi görmeye başladım. Gün sayar oldum... ama eskisi gibi heyecanla değil. Çocukken aylar öncesinden gün saymakla kalmaz, doğum günümün sabahında içime sığmayan bir coşkuyla uyanırdım. Sevdiklerimin beni kutlaması, o günün sadece bana ait olması tarifsiz bir mutluluktu. Akşam olduğunda, kalabalık aile bireyleriyle yapılan kutlama... Herkesin aynı anda, aynı yerde, sadece benim için bulunması… çocuk aklımla bile kendimi çok değerli hissettirirdi. Mumları üflemeden önce içimden bir şey dilerdim. Ama ondan önce, onların orada olması, benimle olması, zaten en güzel dilekti. Her birine içten bir minnet duyar, yıl boyunca onların doğum günlerinde de ben yanlarında olmaya çalışırdım. Çünkü biz böyle gördük. Yılda bir kez yapılan doğum günleri, bayramlar, yeni yıllar… Hepsi bizim için sadece birer tarih değil, “ birliktelik vesilesi”ydi. Her aile, kendi çocuğu için pasta keserdi. Herkes davet edi...

“Kaybettiğimiz Şeyin Adı: Kazanmak”

Bir çocuk vardı... Hayatımıza sonradan giren insanların üzerimizdeki etkisinin ne denli büyük olduğundan bahsedip dururdu. Pek dikkatimizi çekmezdi. Diyorum ya, bir çocuktu. Biz de çocuktuk. Hayatıma kimlerin, ne sebeple gireceğini, nasıl bir etki bırakacaklarını... Düşüncelerimin üzerinde nasıl bir iz bırakabileceklerini, beni bir şeylere tutkuyla bağlayan o "inancımın" son damlasına kadar emebileceklerini... Bir çocuğun çığlıklarıyla uyarıldığımı nereden bilebilirdim ki? Gülümsemek çok yakışıyordu bu çocuğa. Gülümsemenin hakkını sonuna kadar veriyordu. Gözlerinin içini bile güldürebiliyordu bu çocuk. Severdik o gülümsemesini... Ama kötü bir huyu vardı: günü gününü tutmazdı. Bir gün öfkeliydi, bir gün neşeli. Bazen düşüncelerinin içinde kaybolurdu, bazen de eski hâliyle, karşımızda bir çocuk gibi gülümserdi. Deli olduğunu düşündüğüm günler olmuştu. Dikkat çekmek için yaptığını sandığım zamanlar da… Sorsam belki anlatırdı ama ben sevmemiştim işte. “Bir insan h...

Göğsümdeki Sızıya Ne Oldu?

Haftasonları sabahın erken saatlerinde babam, beni de yanında götürürdü işe. Arkadaşlarımın ve kuzenlerimin uyuduğu saatlerde, benim işe gitmem hiç adil gelmezdi. İstemeye istemeye, zorla götürülürdüm dükkâna. O yaşta çalışmak için çok küçük olduğumu düşünürdüm. Zaten öyle çok şey yaptığım da yoktu. Babamın iş yerinde yerleri süpürür, yemek yer, müşterilerle nasıl konuştuğunu gözlemlerdim. Bazen birkaç saatliğine bilgisayarda oyun oynamama da izin verirdi... Sanayi, mahalleme yakın bir yerdeydi. Bir gün yine sabah, babamın arabasıyla işe giderken; sanayiye yürüyen yaşıtlarımı, benden birkaç yaş büyük çocukları, hatta benden küçük olanları gördüm. Ellerinde öğle yemeği olduğunu tahmin ettiğim küçük poşetler vardı. Yüzlerinde, sanki 80 yaşında bir yetişkinin yorgunluğu ve tedirginliği okunuyordu. O çocukların yüzündeki hüzün, babamın beni erken uyandırdığı için hissettiğim hüzne benzemiyordu. Onlarınki daha çok, umutsuzluk içinde kıvranan bir hüznün ifadesiydi... İlk zamanlar çok üzü...

Kelimelere Sığmayan Sanat

Bazı soruların yanıtları, kelimelerden çok, görsellerde ya da seslerde saklıdır. Örneğin, biri bana “Sanat nedir?” diye sorsa, İnsanların duygu ve düşüncelerini yazılı, görsel veya işitsel yollarla somut bir şekilde ifade edebilme yöntemi derdim. Daha doğru bir ifadeyle, Bu duygu ve düşünceleri seçtikleri yöntemle başkalarına aktarabilme becerisi, sanatın ta kendisidir. Ancak bunu açıklamak için uzun uzun kelimelere başvurmak yerine, benim için “sanat” dediğim şeyleri örneklerle ifade etmeyi tercih ederdim. Mesela, sinema diliyle sanatını icra eden filmleri sıralardım: The Godfather , Life is Beautiful , 3 Idiots , 12 Angry Men , The Shawshank Redemption gibi… Farklı temalara sahip olsalar da, bu filmler hem empati kurabildiğim hem de duygularımı ifade ettiğini düşündüğüm, her zaman izlemekten sıkılmayacağım sanat eserleridir. Kimileri ise resimle sanatını icra eder: Leonardo da Vinci – Mona Lisa , Vincent van Gogh – Starry Night , Pablo Picasso – Guernica , Claude Mone...

Solma Papatyam

Nereye gideceğini bilemediği her an kelimelere sığınırdı. İstanbul’da bir deprem olmuştu o gün. Sarsıntıdan çok, terk edip giden o kadının başına bir şey gelme ihtimali korkutmuştu onu. Bir buçuk yıl geçmişti yokluğunun üzerinden. Ne bir ses, ne bir iz… Yine de hâlâ onunla yaşadığı savaşın tam ortasında nefes almaya çalışıyordu. O kadına bir şey olsaydı, sadece bir acı değil, yaşamla bağ da kopmuş olacaktı. “Geç gelen papatyası”ydı o. Varlığı, ismine anlam katmış, içindeki inancı yeniden hatırlatmıştı. Hayatında gördüğü en güzel şeydi. Ama aynı zamanda da yokluğuyla onu cezalandıran, umutla cezalandıran bir figüre dönüşmüştü. Yine de hâlâ... onun varlığından güç alıyordu. Onun nefesi, bu hayattaki tek gerçekti. Ailesine, sevdiklerine, hatta destek aldığı uzmanlara anlatmaya çalıştı. Anlaşılmadı. Bir noktadan sonra da susmayı seçti. İyileşeceğine dair küçük yalanlar söyledi. Yüzünde maske, içinde boşlukla yaşadı. Bazı duygular kelimelere sığmazdı onun için. Kelimeler sadec...