“Kaybettiğimiz Şeyin Adı: Kazanmak”

Bir çocuk vardı...
Hayatımıza sonradan giren insanların üzerimizdeki etkisinin ne denli büyük olduğundan bahsedip dururdu.
Pek dikkatimizi çekmezdi. Diyorum ya, bir çocuktu. Biz de çocuktuk.

Hayatıma kimlerin, ne sebeple gireceğini, nasıl bir etki bırakacaklarını...
Düşüncelerimin üzerinde nasıl bir iz bırakabileceklerini, beni bir şeylere tutkuyla bağlayan o "inancımın" son damlasına kadar emebileceklerini...
Bir çocuğun çığlıklarıyla uyarıldığımı nereden bilebilirdim ki?

Gülümsemek çok yakışıyordu bu çocuğa.
Gülümsemenin hakkını sonuna kadar veriyordu.
Gözlerinin içini bile güldürebiliyordu bu çocuk.
Severdik o gülümsemesini...

Ama kötü bir huyu vardı: günü gününü tutmazdı.
Bir gün öfkeliydi, bir gün neşeli.
Bazen düşüncelerinin içinde kaybolurdu, bazen de eski hâliyle, karşımızda bir çocuk gibi gülümserdi.

Deli olduğunu düşündüğüm günler olmuştu.
Dikkat çekmek için yaptığını sandığım zamanlar da…
Sorsam belki anlatırdı ama ben sevmemiştim işte.
“Bir insan her gün farklı bir duyguyla gelir mi canım?”
Görülmüş şey değil!

O çocuğu görmeyeli yıllar oldu.
Ne iş yaptığını, bir aileye karışıp karışmadığını, herhangi bir şeyde başarılı olup olmadığını çok merak ediyorum.

Ara sıra aklıma geliyordu…
Geliyordu çünkü, hayatıma giren insanların bana neler yaptığını ona anlatmak istiyordum.
Onu o zaman dinlemediğim için üzgün olduğumu, şimdi tam olarak ne demek istediğini anladığımı...
Onu akıl hocam olarak gördüğümü ve kafamdaki sorulara cevap vermesi için onu ikna etmek, dibinden ayrılmamak istediğimi...

Aşık oldum.
Hem de defalarca.
Hepsinde de yanıldım.
Yanıldıkça, düşüncelerim, ardından ağzımdan çıkan kelimeler, ardından eylemlerim, sonra tercihlerim, hayallerim, hedeflerim…
Her şeyim değişti.

Farkındaydım ama bir şey yapamıyordum.
Durmak istiyordum.
Ama unutamadığım hayal kırıklıklarım, bunu yapmama engel oluyordu.

Kafamın içinde saplanan bazı kelimeler, bakışlar, tepkiler, sözler, benzerlikler…
Olanların farkına varmamda yardımcı oluyor ama önüne geçmemde hiçbir etkileri olmuyordu.

Demişti ya...
"İnancın seni ayakta tutacak tek şey."

Neye olan inancım be çocuk?!
Neye?!

Onu yıllarca aradım.
Ama ne haber alabildim, ne de izini bulabildim.

Umudumu kaybetmek üzere olduğum bir dönemdi.
Tam da o dönemde, yürüdüğüm yolun karşı tarafında çıktı karşıma.
Saçı sakalı birbirine karışmıştı.
Bembeyaz teni neredeyse seçilmiyordu.
Çatık kaşları ve meydan okuyan yürüyüşü yüzünden neredeyse tanıyamayacaktım…
Ama o, beni hemen tanıdı.
Gülümsedi.
Elimi sıktı.

Sevdiğim o gülümsemesi gitmişti.
Aynı şekilde gülümsüyordu evet, ama bir şey değişmişti:
Gözlerinin içi artık gülmüyordu.

Gülümserken gözlerinin içindeki hüznü görebiliyordum.
Okuyabiliyordum artık onu.

Düşüncelerimi söyledim.
Güldü bana.

“Deneyim,” dedi.
“Deneyim diyorlar buna.
Ne kendi isteğinle kazanabiliyorsun bunu,
ne de bedelini ödeyip ödemek istemediğini soruyorlar sana.
Ama kazanıyorsun işte.
Yani… kazanmak diyorlar.”

“Deli bu insanlar ya,” dedi sonra.
Güldüm.
Bu sefer gerçekten, içten güldüm.
Gülerken gözlerim doldu.
Sebebini bile anlayamadım.

Sanki uzun zamandır gülmüyordum.
Kim bilir...
Belki özlediğim için,
Belki de birkaç dakikalığına bile olsa anlaşıldığımı bildiğim içindi.

Çok ama çok güzel güldüm.
Tadına doyamadım.

Bir daha gülmek istiyorum.
Deneyim satın alma şansım olsaydı, bu anı binlerce kez, cebimdeki son kuruşa kadar satın almak isterdim.

Sordum!

Nefes almadan, sırayla döküldü kelimeler ağzımdan:

"Ne yapmam gerek?
Uyarmıştın!
Haklıymışsın… Ne yapmam gerek?"

“Eğer,” dedi,
"Cevabı biliyor olsaydım, beni gördüğün an, yüzünde bir hayal kırıklığının belirmesine izin vermezdim.
Olacakları biliyordum, fakat engel olmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Hâlâ da bilmiyorum."

“İnancımı tükettim.
Her şeyi kanıtla birlikte görmek ister oldum,”
dedi.

“Hüzünle gülümsemeyi karıştırabiliyorum.
Bu sayede, eskisi gibi olmasa da gölgesini yanımda taşıyabiliyorum,”
diye ekledi.

Üzülmüştüm; sanki beni de aynı şeye hazırlamaya çalışıyordu.
Artık onun için üzülen ben değildim; o, benim için üzülüyor gibiydi.

Ben, bilmediği şey hakkında ona soru sormayacaktım.
O da karşılığında, edindiği deneyimle benim de gezinen bir tutsak olmama izin veriyordu.
Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum; ama durum bundan ibaretti.

Bunu söyledikten sonra elini omzuma koydu.
Gözlerimin içine baktı.
“Ayak uydurmaya çalış. Daha az acı çekersin.” dedi.

Birkaç kez elini omzuma hafifçe dokundurduktan sonra, hızla uzaklaştı.

O kazanamamıştı.
Ben de kazanamamıştım.

Deneyim kazanılmıyordu.
Kaybettiğimiz şeyin karşılığını alıyormuşuz gibi görünmesi için uydurulmuş şatafatlı bir kelimeydi sadece:
"Kazanmak."

Aslında üzgündük.
Çünkü kaybettiğimizi biliyorduk.

Bunu demek istemişti belki de.

Hiçbir zaman tam olarak ne demek istediğini bilemeyeceğim ama bu kez onu dinleyeceğim.
Ayak uydurmaya çalışacağım.
Belki…
Deneyim, kazanmayı bir süreliğine durdurabilirim...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Doğum Günü: Bir Zamanlar ve Şimdi”

Solma Papatyam

Göğsümdeki Sızıya Ne Oldu?