18 OCAK

 

Bazı sabahlar insan uyandığında her şeyin değiştiğini anlar.
Saat on bir. Odanın içi aynı. Duvarlar aynı. Ama bir eksiklik vardır; adı konmamış, sesi çıkmamış bir yokluk.

Bir açıklama yapılmamıştır.
Bir veda edilmemiştir.
Sadece yollar kapanmıştır.

Ve insan, artık istenmediğini sessizlikten öğrenir.

İstemediği bir ülkede, istemediği insanların arasında, istemediği bir işi yaparken bile dayanabilir insan. Çünkü kendine şunu söyler: “Biraz daha sabret. Sonunda kavuşacaksın.”
O ihtimal yaşatır.
O ihtimal ayakta tutar.

Gözden uzak kalmanın gönülden de uzak kalmak olduğunu hisseder aslında. Ama bazı hislere bakmak, gerçekle yüzleşmek demektir. Bu yüzden bakmamayı seçer insan. Çünkü görmek, kaybetmeyi kabul etmektir.

Küçük bir oda.
İki yatak. Bir dolap. Ortasında minicik bir masa.
İleri geri yürüyen bir gölge.
Kalp göğüs kafesine sığmaz. Nefes daralır.
Korku, odanın içinde yankılanır.

Aradan yıllar geçse bile o odanın hatırası hâlâ aynı ağırlıkla çöker insanın üzerine.

Böyle bir gidişin geride nasıl bir enkaz bırakacağını bilmemek mümkün değildir.
Belki bilmiştir.
Belki de bilerek gitmiştir.

İki yıl geçer.
Bir isim, her gün zihnin bir köşesinden geçer.
Kapı her çaldığında içten içe bir ihtimal doğar.

Bir zamanlar öldüğü sanılan umut aslında ölmemiştir. Sadece komadadır.
Bir çift gözle uyanır.
Bir bakışla hayata döner.
İnsan, çocukluğunu geri bulur. Masumiyetini yeniden hatırlar.

Ve sonra o gözler gider.

Geriye tek bir soru kalır.

Neden?

Cevap aranır.
Sebepler üretilir.
Mantıklı açıklamalar bulunur.

Hiçbiri kalbi ikna etmez.

İnsanlara anlatılır. “Takıntı yapma” derler. “Zamanla geçer” derler.
Ama kimse o ilk bakışın ne yaptığını bilmez.
Kimse bir insanın başka bir insanı inancından koparabileceğini anlamaz.

İki yıl.
Bir arama yok.
Bir merak yok.
“Yaşıyor musun?” diye soran yok.

Bir şarkı yanlışlıkla açılır.
Yürüyüşe çıkılır. “Geçti mi?” diye denenir.
Geçmemiştir.

İnsan hâlâ çocuk gibi ağlayabildiğini fark eder.
Hâlâ savunmasızdır.

Unutmak istemek başka, unutabilmek başkadır.
İstemese de hatırlar insan.
İstemese de hisseder.
İstemese de bekler.

Ve soru silinmez.

Neden?
Neden?
Neden?

Bazı tarihler takvimde kalmaz; insanın içinde kalır.
Bazı gidişler yalnız bir kalbi değil, bir inancı da beraberinde götürür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Doğum Günü: Bir Zamanlar ve Şimdi”

Solma Papatyam

Göğsümdeki Sızıya Ne Oldu?